Kategori arşivi: Ruh Sinir

hasta bina sendromu

Hasta bina sendromunu nedir?

hasta bina sendromuHasta Bina Sendromu

Halsizlik, baş ağrısı, sersemlik hissi, bulantı, cilt kuruluğu, burunda tıkanıklık varsa dikkat! Hasta bina sendromuna yakalanmış olabilirsiniz.

Dev plaza, lüks iş merkezleri gibi kapalı ofislerde çalışarak neredeyse gününüzün yarısını bu ortamlarda geçiriyorsunuz ve ofise girdikten sonra nedenini bilmediğiniz baş ağrıları, baş dönmeleri, yorgunluk ve nefes darlığı şikayetleriniz başlıyor.

Hazırlıklı olun, modern çağın yaygın hastalığı olarak tanımlanan “hasta bina sendromu” ile karşı karşıyasınız.

Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. İlkay Keskinel, günümüz çalışan hastalığı “hasta bina sendromu” hakkında bilgi verdi.

Baş ağrısı, halsizlik ve cilt kurluğu görülebilir

Hasta bina sendromu, bazı tip binalarda yaşayan ya da çalışan kişilerde ortaya çıkan halsizlik, baş ağrısı, sersemlik hissi, bulantı, cilt kuruluğu, gözlerde batma, burunda tıkanıklık ya da akma gibi belirtilerin toplamıdır. Bu durumda, altta yatan başka bir hastalık söz konusu değildir. Kişi, binanın her yerinde ya da sadece bir bölümünde, hatta bir odasında bu belirtileri hissedebilir. Yapılan çeşitli çalışmalarda, bu belirtilerin daha çok kadınlarda görüldüğü saptanmıştır.

Hava girmeyen ofislere dikkat

Belirtiler, genellikle penceresi açılmayan, merkezi bir havalandırmaya bağlı olan binalarda ortaya çıkar. Günümüzde, özellikle ofis binaları giderek artan sıklıkta camları açılmayacak şekilde inşa edilmektedir. Bu tür binalarda dışarıdan içeriye sıcak/soğuk hava girmesi ve içerideki ısıtılmış/soğutulmuş havanın dışarı çıkması engellenerek enerji tasarrufu sağlanmaktadır. Ancak, dış ortamla ilişkisi tamamen kesilmiş bu binalarda iç ortam kirliliği de artmaktadır.

Fotokopi makinesinden ozon yayılıyor

Hasta bina sendromunun ortaya çıkmasına havalandırma yetersizliğinden başka faktörler de yol açar. Örneğin, duvardan duvara döşemelerde kullanılan yapıştırıcı maddeler, böcek ilaçları, temizlik malzemeleri, ofislerde kullanılan fotokopi makinelerinden yayılan ozon, inşaatta ya da izolasyon amaçlı kullanılan sentetik materyallerden yayılan formaldehit gibi kimyasallar, ofislerdeki elektromanyetik radyasyon bu belirtilerin tetiğini çekebilir.

Belirtiler, genelde ofise geldikten birkaç saat sonra ortaya çıkar, binadan ayrıldıktan sonra düzelir.

Sigara da etkili

Zamanımızın büyük bir kısmını geçirdiğimiz ortak yaşam alanlarında sağlımızı olumsuz yönde etkileyen faktörler biri de sigaradır. Sigara da, pek çok zararlı uçucu bileşiğin bina havasına yayılmasına ve böylece iç ortamın daha da kirlenmesine katkıda bulunur.

Bakteri, virüs ve küf mantarları, polenler, böcek gibi hayvanların çıkartıları ise, binanın biyolojik olarak kirlenmesine neden olur.

İşte alınacak önlemler

Hasta bina sendromunu engellemek için alınabilecek çeşitli önlemler vardır. Örneğin, havalandırma sistemlerinin sık sık temizlenmesi ve filtrelerinin değiştirilmesi, bina içinde sigara içilmesinin yasaklanması, hava temizleyici cihazlardan yararlanılması bu tedbirler arasında sayılabilir.

Fayanslardaki rutubetli bölgelerin değiştirilmesi, halıların yine nemden arındırılması yarar sağlamaktadır. Sendromla ilgili şikayetler devam ettiği takdirde mutlaka bir uzman yardımı almanız gerekmektedir.

psikosomatik

Psikolojik kaynaklı bedensel hastalıklar (psikosomatik hastalıklar)

psikosomatikPsikolojik Bedensel Hastalıklar

 

Sağlık denilince akla fiziksel ve ruhsal yönden bir bütün akla gelir. Yani ruh sağlığını genel sağlıktan ayırmak mümkün değildir. Çünkü insanın fiziksel ve ruhsal durumu arasında büyük bir etkileşim vardır. Ruhsal durumdaki değişmeler, dalgalanmalar ve sarsıntılar bedeni etkilediği gibi bedendeki değişiklikler de ruhu ve beyni etkilemektedir. Nitekim fiziksel hastalıkların ortaya çıkışında insan psikolojisinin etkisi büyük olabilmektedir.

Psikosomatik Hastalıklar

Psikosomatik hastalıklar, insanların yaşamlarındaki ve iç dünyalarındaki düşünsel ve duygusal çatışmaların dışarıya bedensel belirtiler, fiziksel hastalıklar ve şikayetler olarak yansımasıdır. Psikosomatik hastalıklar, ruhla beden arasındaki etkileşimin önemli bir göstergesidir. İstatistiklere göre dünya genelinde yapılmış tarama ve araştırmalar, çeşitli dallardan hekimlere, özellikle de dahiliye uzmanlarına ve acil servislere başvuran hastaların %68′inin psikosomatik hasta olduklarına işaret ediyor.

Stresin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkisi bugün herkesçe bilinmektedir. Nitekim moralleri bozulduğunda insanların çalışma verimleri azalmakta, huzurları bozulmakta ve beraberinde birtakım fiziksel rahatsızlıkları başlayabilmektedir. Yani ruhsal yönden yaşadıkları bedenlerine, organlarına, hücrelerine yansımaktadır. Bu şekilde, ortaya çıkmasında ya da gelişmesinde ruhsal ve psiko-sosyal etkenlerin rol oynadığı kabul edilen bazı bedensel hastalıklara psikosomatik hastalıklar denilir.

Stresin Yol Açtığı Hastalıklar

Stresin yol açtığı rahatsızlıkların başında genelde kalp atışının ve kan basıncının yükselmesi, kandaki yağ ve şeker oranının artması, kanın pıhtılaşma oranının artması, kanda alyuvarların artması, kas kasılmalarının artması, göz bebeklerinin büyümesi, sindirim sistemi problemleri sayılmaktadır. Organizma stresle başa çıkamadığında strese karşı mağlup olmuş olur. Bu da psikosomatik hastalıklara yol açar. Stresin yol açtığı psikosomatik hastalıkların başlıcaları şunlardır: Alerji, ülser, yüksek tansiyon, kalp-damar hastalıkları, nefrit, şeker hastalığı, kanser, egzama ve sedef gibi deri hastalıkları, sinirsel ve zihinsel hastalıklar…

Ruhsal gerginliğin sonucu olarak vücudun fiziksel anlamda direnci kırılır, beden güçten düşer. Bağışıklık sistemi çöker ve birbiri arkasına hastalıklara yakalanılır veya mevcut bir hastalığın iyileşmesi gecikir. Hastalıkların yanı sıra hüzün ve karamsarlık sonucu ruhen yaşanan huzursuzluklar, gerilimler, üzüntüler doğal olarak insanın dış görünümüne de yansır. Saç dökülmesi, ağarması, matlaşması, cildin neminin çekilerek kuruması, kalınlaşması, esnekliğini kaybederek kırışması, çatlaması, bunun sonucunda dışarıdan her türlü enfeksiyona açık hale gelmesi, hücrelerin yenilenmesi geciktiği için cilt bozukluklarının kalıcı bir görünüm alması, rengin soluklaşarak yüzün sararması, gözlerin matlaşması gibi daha pek çok olumsuz değişiklik de beraberinde yaşanır. Bu tarz kişilerde erken yaşta çökme görülür. Vücutları senelerce, günün her anında süren bu gerilimi, duygusal fırtınaları, ruhi dalgalanmaları kaldıramaz. Bunun sonucu olarak şiddetli yaşlılık alametleri ve kalıcı fiziksel tahribatlar oluşur. Nitekim neşeli, rahat ve huzurlu olan kimselerin gerilimli, stresli, bunalımlı, ağlamaya yatkın kişilere göre daha uzun yaşadıkları, daha sağlıklı oldukları da pek çok bilimsel araştırmayla doğrulanmış bir gerçektir.

depresyon

Çağımızın ruh sağlığı hastalığı ”depresyon”

depresyonDepresyon

 

Ankara Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Betül Girayalp, Türkiye’de depresyon ve anksiyete bozukluklarının 15-55 yaş arasında en yaygın hastalıklar içinde ilk beşte yer aldığını bildirdi.

Girayalp, yaptığı açıklamada, dünyada yaklaşık 450 milyon kişinin ruhsal sorunları bulunduğunu, bunların 20 milyonunun da bu sorunları nedeniyle yardım arayışında olduğunu söyledi.

Depresyonun, kişisel, ailesel, toplumsal ve sosyal kayıplara yol açabildiğini belirten Girayalp, ”Depresyon, maliyeti yüksek, doğru teşhis ve iyi tedavi ile tedavi başarısı yüksek bir psikiyatrik hastalıktır” dedi.
Depresyonun, kişinin kendisini suçlu, endişeli, değersiz hissetmesine neden olduğunu belirten Girayalp, ”Hastalık, başkalarından uzaklaşma, uyku saatlerinin azalması veya artması, iştah kaybı, tekrarlayan ölüm düşüncesi, halsizlik, enerji veya cinsel istek kaybı, her zaman yaptığı faaliyetlere karşı ilgisiz olma, dikkat ve konsantrasyon güçlüğüyle belirginlik kazanır” diye konuştu.
Girayalp, depresyon tanısı konulabilmesi için, o kişinin iki hafta veya daha uzun süre boyunca, depresyon belirtilerinden en az 5 tanesini göstermesi gerektiğini ve bu belirtilerden birinin ”çökkün duygu durum veya ilgi-istek kaybı” olması gerektiğini bildirdi.
”Deneyimlenen kaygı, korku, gerilim ve sıkıntı halinin, denetim dışına çıkıp kişinin işlevselliğini aksatması, anksiyete bozukluklarıdır” diye konuşan Girayalp, birçok kişinin, yaşamının bazı dönemlerinde stres ve kaygıyla birlikte depresif özellikler gösterebildiğini, bu tür davranışların depresyon olarak değerlendirilmemesi gerektiğini anlattı.

Girayalp, ”çarpıntı, nefes alamama hissi, uyuklama ve karıncalanmalar, konversif tarzda bayılmaların” bedensel belirtiler olduğunu ifade ederek, depresyondaki kişilerde gürültüye, kalabalığa tahammülsüzlük, küçük şeylere öfkelenme, alınganlık, öfke patlamaları görülebileceğini ve alkol, sigara, kahve tüketimi ve madde kullanımının artabileceğini söyledi.
Depresyonda olan kişinin genellikle dışarıdan gözlemlenebildiğine dikkati çeken Girayalp, depresyondaki kişinin konuşmaya isteksiz olduğunu, konuşulanları anlamak için çaba harcadığını, sorulara kısa cevaplar verdiğini, yavaş, duraklayarak ve aynı ses tonuyla konuştuğunu vurguladı. Girayalp, depresyondaki kişilerin, genellikle yalnız olduklarını, sorunlar karşısında çözüm yolu aramak yerine kendilerini suçladıklarını ve yaşama karşı umutsuz olduklarını söyledi.

”İNTİHAR GİRİŞİMİ ORANI YÜZDE 15”

Depresyonda, yaşam boyu intihar girişimi oranının yüzde 15 olduğunu belirten Girayalp, kadınlarda intihar girişiminin, erkeklerde ise ölümle sonuçlanan intihar girişimlerinin daha fazla olduğunu bildirdi.
Girayalp, depresyonda en korkulan komplikasyonun ”intihar” olduğunu ifade ederek, ”Yoğun ruhsal sıkıntı içinde olan hastalar hayatı yaşamaya değer bulmayabilir, intiharı tek kurtuluş yolu olarak görebilirler” diye konuştu.
İntihar düşüncesi olan hastaların, genellikle kullandıkları ilaçları yüksek dozda alarak intihar girişiminde bulunduklarını belirten Girayalp, intihar riski olan, geçmişinde yüksek dozda ilaç alarak intihar girişimi öyküsü olanlarda, yüksek dozda alındığında öldürücü olabilecek antidepresan ilaçların kullanılmaması gerektiğini kaydetti.

”KADINLARDA, ERKEKLERE GÖRE DAHA YAYGIN”

Girayalp, Türkiye’de yapılan psikiyatri çalışmalarına göre, tüm ruhsal bozuklukların, genellikle kadınlarda erkeklere göre daha yaygın olduğunu, yaşla birlikte ruhsal sorun ve bozuklukların yaygınlığının arttığını ve evli kadınlarda evli erkeklere göre daha yaygın görüldüğünü söyledi.

Genel olarak ruhsal bozukluk yaygınlığının kırsal kesimden kente doğru artış gösterdiğini belirten Girayalp, ”Düşük sosyoekonomik kesimlerde ve öğrenim görmemiş kişilerde daha sık olduğu tespit edilmiştir” dedi.
Girayalp, ruhsal hastalıkların önemli kısmının tedavi edilebildiğinin altını çizerek, hastaların toplum tarafından dışlanmalarının ve damgalanmalarının, ruh sağlığı sorunu olanların tedavi başvurusundan kaçınmasına yol açtığını söyledi.
Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) araştırmasına göre, 2020′de, gelişmekte olan toplumlarda ve özellikle kadınlarda depresyonun sık karşılaşılan bir ruh hastalığı olacağını ifade eden Girayalp, ”Aynı araştırmaya göre, birinci basamak sağlık kuruluşlarına başvuran yaklaşık her dört kişiden birinin başvuru nedeni ruhsal sorunlardır” diye konuştu.

”20 MİLYON İNSAN YARDIM ARAYIŞINDA”

Girayalp, insanların yüzde 25′inin yaşamlarının bir döneminde ruhsal hastalıklardan etkilendiğini belirterek, 75 yaşına gelmiş kişilerin yarıdan fazlasının, hayatının bir döneminde herhangi bir ruh hastalığı yaşadıklarını bildirdi.
Bugün dünyada yaklaşık 450 milyon kişinin ruhsal sorunları olduğunu kaydeden Girayalp, bunların 20 milyonunun da bu sorunları nedeniyle yardım arayışı içerisinde olduğunu söyledi.

”RUH SAĞLIĞI HASTANELERİ YETERSİZ”

Türkiye’de ruhsal hastalıkların sıklığına ilişkin yapılmış kapsamlı yeni bir çalışma olmadığını belirten Girayalp, ”Mevcut çalışmalara göre en sık görülen ruhsal hastalıklar tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de depresyon ve anksiyete bozukluklarıdır. Türkiye’de 15-55 yaş arasındaki en yaygın hastalıklar içinde depresyon ve anksiyete bozuklukları ilk beşte yer almaktadır” dedi.
Girayalp, Türkiye’deki ruh sağlığı hastanelerinin, yatak sayısı, teknik ve altyapı olanakları açısından Avrupa ülkeleri ile kıyaslandığında yetersiz olduğunu söyledi. Bu alanda çalışan psikiyatri uzmanı ve diğer sağlık personeli sayısının da ülke nüfusuna oranla oldukça az olduğunu savunan Girayalp, ”Türkiye’de yüz bin kişiye düşen ruh sağlığı hekimi sayısı 1,6 dır. Bu sayı 3,6 olan dünya ortalamasının yarısı, Avrupa ortalamasının 6′da biri düzeyindedir. Çocuk ruh hekimlerinin oranıysa çok daha düşük” diye konuştu.
Girayalp, hastanelerin zaman zaman bakım kurumları şeklinde kullanıldığını öne sürerek, ”Kronik hasta gruplarının takibinde belirli merkezlerin olmaması, tedavi ve sonrası tüm bakım ve izlemlerin hastanelerin bünyesinde yapılıyor olması, hem maliyet hem de hizmet anlamında ciddi sıkıntılar doğurmaktadır” dedi.

”TÜRKİYE’DE RUH SAĞLIĞI YASASI YOK”

Dünyada az gelişmiş birçok ülkede ”Ruh Sağlığı Yasası” olduğunu belirten Girayalp, Türkiye’de bu konuda bir yasanın olmadığını bildirdi.
Girayalp, tedavi hizmetlerinin nitelik ve yaygınlığının artırılması, bu alandaki hizmetlere kolay erişilebilmesi, ruh sağlığına bakışın değiştirilmesi ve ruhsal sorunu olanların dışlanmasının önlenmesi için ”Ruh Sağlığı Yasası”nın en kısa zamanda çıkması gerektiğini sözlerine ekledi.